13 Temmuz 2012 Cuma

Bir ağaç düşün, hergün bir yaprağını döken

Nice zaman oldu evimize geleli, bir tane domatesi var ne kızarıyo ne büyüyo. Hep yerinde sayıyo görünse de, yaprakları yavaş yavaş sararıyo, dökülüyo. Nedir bilinmez derdi ki onu içten içe yiyip bitiriyo. Sabahın erken saatlerinde ve akşam güneş batınca verilen su iyi gelirmiş ama buna gelmiyo galiba başka derdi var. Fiziki olarak boylu poslu kızımız ama işte içersini sarmış adeta hastalık da, su kafi gelmez olmuş ona. Anlamayanın eline düşegörsün, birgün olur soldu diye koparılır topraktan tıpkı insan gibi..

4 Temmuz 2012 Çarşamba

Aşkın Gözü Pembe Lenslidir (yzn:Mehmet Yıldız)

Trafikte dikkat ederseniz,  radardan daha önce “dikkat radar var!”  şeklinde bir uyarı vardır. Bu ibareye biraz anne şefkati ile bakarsak bir hüsn-ü niyet gözümüze çarpar. Hmm belli ki bu insanların ilk amacı bizi köşeye sıkıştırıp ceza kesmek değil de, ceza kesecekleri pozisyona bizleri hiç sokmamak.
 
Bende seyre çıkmış son sürat Risale-i Nurların içinde seyahat ederken gözüme “Aşk, şiddetli bir muhabbettir”  tabelası ilişti. Vitesi düşürdüm, hangi yoldan  gideceğini kestirmeye çalışan yolcunun  edası ile elim sayfada, tahayyül ettim. Bu aşk dekoltesi öyle kuvveti ki daha dün karanlığın uğultusundan korkup evine giden inşaatlı yolu değiştiren adamı,  Heraklius pazulu bir yiğide çevirip çakma Zippo çakmakla dünyayı yakmaya meyl ettirebilir. Sırf bir dersi geçebilmek adına yıllarca o hocanın çocuğunu okulda görüp “agu aguuu ne de tatlıymış hocam Berk Can” tekmilini verirken, sizi yıllarca gönül rahatlığı ile sınıfta bıraktıracak tek şey aşktır. Dişini fırçalamadan, temiz atletini giyinmeden hatta koltuk altı rolonsuz asla yapamam hassasiyetindeyken evinize radyoaktif atık temizleme ekibini sokacak durumda pejmürde edebilecek tek şeyde aşktır. Bu kadar şiddetlidir yani bu zalım.

Ellerim birinci park vitesinde, sayfada ilerlerken birden bir tabela daha “Fâni mahbuplara müteveccih olduğu vakit,  o aşk kendi sahibini daimî bir azap ve elemde bırakır”. Kaç tane örnek verirsem vereyim, okuyucunun kendi hayatında daha çok örneği net bir şekilde bulabileceği bir cümle bu. Rabbini tanımadan, dünyayı ana rahmi farz edip tüm tutkusunu içine boşaltan, o bayansız, o erkeksiz, o arabasız, o işsiz, o makamsız, o evsiz, o kıyafetsiz, o sahte gülüşsüz, o zemheri öpüşsüz yapamayan kaç kişiden bahsedelim. Hangimiz biraz ondan olmadık ki?  Hangimiz anlamadık ki sevdiğim ben yanarken uzatamadı elini bana, ben azap ve elemde yanarken eli belime varamadı, tutamadı…
 
Anladım Cenab-ı Allah bu derde düşmemizi istemiyor, istemiyor ki bu dünya sergüzeştinde nice tabelalar ile bizleri uyarmaya çalışıyor
 
Tüm bunlara rağmen ilk sırada hala aşkın yer alması insana gösteriyor ki aşkın gözü pembe lenslidir. Kanını da akıtsan sana kırmızıyı göstermiyor maalesef.
 
Hatta öyle ki bu yazıyı okuyanın tüm elemlere, geçmiş sıkıntılarını hatırlamasına rağmen şöyle dediğini duyar gibiyim maziye dalıp;
“ne ikna edici bir intihar girişimidir şimdi seninle göz göze gelmek”
yazan Mehmet Yıldız, Allah razı olsun(http://www.risaleajans.com/mehmet-yildiz/askin-gozu-pembe-lenslidir#.T_Q83fVIUtk)
 

20 Mayıs 2012 Pazar

Salıvermek, özlediğine..

Kaç lisan bilirsen bil özlemin tarifi yok

13 Nisan 2012 Cuma

Soba, Çoban ve Hz. Musa

Sobayı annem yakıyor gidiyor, odun atmayı unutuyorum yada bazen üşeniyorum ben yerimden kalkana kadar sönüyor, bitiyor yakıtı. Bak yine soğudu, 3 metre kare yeri ısıtamazken, nasıl olsun ki şu koskaca uçsuz bucaksız kainatı Güneş denen soba tek başına ısıtsın, bunun içine yakıtını atan, ateşini tutuşturan olmasın.
Ya bize verilseydi o görev, madem Dünya denen misafirhanede bulunacaksınız sobayı ben kurdum eh oturduğunuz evi bari siz ısıtın deseydi ne yapardık; ağaçlardan odun, denizlerden gaz yağı olsa yine yetişmezdi yakıt makıt bu kocaman sobaya. Hangi bir gün atacağız yakacağız, yada bencil davranabilirdik kendimiz için atsak karıncanın, balinanın, kuşun sıcağını soğuğunu ayarlayamazdık. Allah, herşey için bir ölçü kılmıştır." (Talak Suresi, 3) Topraktan çamur yiyen bir incir ağacının yavrusunu tatlı bir suyla doyurması kadar şefkatli olamayabilirdik bir ayçiçek yaprağının sıcaklık derecesini ayarlarken.
"Rahman (olan Allah)ın yaratmasında hiçbir 'çelişki ve uygunsuzluk' (tefavüt) göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha çevirip-gezdir; o göz (uyumsuzluk bulmaktan) umudunu kesmiş bir halde bitkin olarak sana dönecektir." (Mülk Suresi 3-4) 
Şükürler olsun Allah'ım, sen nasıl şükre layıksan öyle şükürler olsun, bizi sana kul eyle. Hani bir çoban varmış. Duaları biraz garipmiş: Ey Kerem sahibi Allah'ım bir gün bana gelsen misafir olsan sana ellerimle süt sağsam, bitlerini ayıklasam, çarığını diksem... deyip dururmuş.
Hz. Mûsa sormuş:
-Kiminle konuşuyorsun?
Çoban: “Yeri göğü yaratan Allah’ımla konuşuyorum” demiş.
Hz. Mûsa çobanı azarlamş:
Yaptıkların yanlıştır! Allah haşa insan mıdır ki!. O’na bu şekilde hitap etmek doğru değildir!
Çobanın dünyası yıkılmış. Ne yapacağını bilemeden başını alıp gitmiş, çöllere doğru koşmaya başlamış.
Biraz sonra Hz. Mûsa’ya Cenab-ı Hak’tan şöyle bir hitap gelmiş:
-Ey Mûsa senin görevin insanları benden uzaklaştırmak mı yoksa bana yaklaştırmak mı? Neden o saf kulumuzu bizden ayırdın? Biz söze, dile bakmayız; gönüle ve hâle bakarız!”
Hz. Mûsa çölün yolunu tutarak çobanı bulmuş ve müjdeyi vermiş. Dilediği gibi Rabbine seslenebileceğini bildirmiş (Bk. Mesnevî, C. II, beyit: 1720 vd. )

Allah'ım işte o çoban gibi dilim bilmez ne diyeceğini, sen gönüllerimize unutturma seni.



2 Nisan 2012 Pazartesi

Talut- Calut ve Hz. Davut

249 -Talut, ordu ile hareket edince dedi ki: "Allah sizi mutlaka bir nehirle imtihan edecek. Kim ondan içerse, benden değildir. Kim de onu tatmazsa, işte o bendendir. Ancak eliyle bir avuç alan başka (bu kadarına ruhsat vardır)." Derken içlerinden pek azı hariç, hepsi de varır varmaz ondan içtiler. Talut ve beraberindeki iman eden kimseler nehri geçtiklerinde. "Bizim bugün, Calut ile ordusuna karşı duracak gücümüz yok." dediler. Allah'a kavuşacaklarına inanıp, bilenler ise şu cevabı verdiler: "Nice az topluluklar, Allah'ın izniyle nice çok topluluklara galip gelmişlerdir. Allah, sabırlılarla beraberdir."
 
250 -Calut ve ordusuna karşı savaş meydanına çıktıkları zaman da şöyle dediler: "Ey Rabbimiz! Üzerlerimize sabır dök, ayaklarımızı sabit tut ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et!" 

251 -Derken, Allah'ın izniyle onları tamamen bozdular. Davud, Calut'u öldürdü ve Allah, kendisine hükümdarlık ve hikmet (peygamberlik) verdi ve ona dilediği şeylerden de öğretti. Eğer Allah'ın, insanları birbirleriyle savması olmasaydı, yeryüzü mutlaka bozulur giderdi. Fakat Allah, bütün âlemlere karşı büyük bir lütuf sahibidir. (Elmalı Muhammed Hamdi Yazır)

Tefsir olaylarına girmek haddim değildir ama bu ayetler, içinde bulunduğum durumu  o kadar iyi açıklıyor ki. "Bir miktar o nehirden içebilirsiniz fakat doyasıya değil." Ne demek bu diye düşünüyorum. Nefis çukuru sanki bir bataklık gibi, elini versen kolunu alamıyorsun. Yani azıcık tv izleyim derken birden kendini kara kutuya hapsolmuş bulabilirsin daha kötüsü haram helal demeden izleyebilir ve bunu da normal görebilirisin, acıktım derken çatlayıncaya kadar yemek yiyip nefsine zulmedebilirsin, uykunun esiri olabilirsin... Yalan söylemek de böyledir, peygamberimiz (sav) sana birşey vereceğim diyerek çocuğunu yanına çağıran anneye: "ona bir hurma tanesi bile olsa birşey ver, eğer vermezsen sana yalan olarak yazılır" demiş ya, yalan her yerde yalan, çocuğa bile yalan söyleyemezsin, onun da bir hakkı var. Aslında ip üzerinde yürüyoruz da farkında değiliz. o kadar ince bir nokta ki; o nehirden su içen Talut'un adamları nasıl engel olabildiler yada kanasıya içenler de ne vardı ekstradan da onlar kendilerine hakim olamadılar. Maçın son dk sında eşitliği bozan gol hangi taraftan gelecek korkusuyla yaşamaktansa terazinin iyi tarafına küfelerle ağırlıklar koymak, baştan sağlama almak lazım ama nasıl, nasıl şu mendebur nefsin elinden zafer bayrağını almak lazım. Allah kimseyi göz açıp kapayıncaya kadar nefsiyle baş başa bırakmasın. Amin.

22 Mart 2012 Perşembe

Ruhum geride kaldı

Bir varmıııış bir yokmuş. Zamanın birinde Afrika'nın bilinmeyen bir köyünde bilinmeyen bir bilge yaşarmış. Nasıl olmuşsa olmuş elin Amerikalısı çok önemli bir hastalığa Afrikada yetişen bir bitkinin iyi geldiğini duymuş ve bizim bilgeyi araya araya bulmuş. Dağların arkasında yetişen o bitkiye ulaşabilmek için uzunca yol katetmeleri gerekiyormuş. Bilge adam önde diğer Amerikalı doktorlar arkada az gitmişler uz gitmişler neredeyse güneş batmak üzere imiş ki bizim bilge bir taşın üzerine oturuvermiş. Yoruldu dinlensin demişler ama bir hayli zaman olmuş kalkmamış, Amerikalı tercüman eşliğinde "hadi gidelim artık" demiş, ama bilge de ses soluk yok. bir iki derken kızmaya başlamış elin Amerikalıları, neden kalkmıyor bu adam hava kararacak yaban ellerde diye endişeleniyorlarmış haliyle. Ve sonunda şöyle cevap vermiş bilge zaat: "Çok hızlı gittik evlat ruhum geride kaldı, ruhumu bekliyorum."
Bazen mekan değiştiriyorum ama ruhum benimle gelmiyor hissediyorum adı sıkılmak oluyor sonra gittiğim yerin. Bekliyorum gelsin istiyorum, ruhum sana sesleniyorum hangi yüzyılda kaldın gel artık bul beni. Hani annenizi kaybedersiniz ya kalabalıkda, çocuksunuzdur yol iz bilmezsiniz onun sizi bulması gerekir, hani el sallarken oyuncağınız düşmüştür arabanın camından ama alamazsınız, kağıttan gemi gibi sel götürür sizi de ruhunuz geride kalır. Öyle bişey galiba beklemek, hz. Nuh'un gemisinin yelkeninde asılı kalmış bir farenin gözlerindeki ürkeklik belki de, sular altında kalmadan önceki.

15 Mart 2012 Perşembe

Aklımızdan geçenler başımıza geliyorda yüreğimizden geçenler bi yanımıza gelemiyor. Gelmek istemiyor belki de. sen elmayı seviyorsun diye elma seni sevmek zorunda değil, değil ama kurduna rağmen seviyorsun işte elmayı, belki de başka bir meyvenin adını bilmediğin içindir hım. Hem zaman çok hızlı aksın istiyorum hem de bakıyorum 24 saat yetmez oluyor bazen. Gerçekten geriye dönüp baktğımda sadece anılar kalıyor, güzel insanlarla beraber geçirilmiş hoş zamanlar. Peki ya hiç yaşanmamış hayaller, istekler arzular acaba onlarda kalacak mı geride, geçmiş geçtiğinde.